Kerem gibi Nazım Hikmet'le 35 yıl



17. Uluslararası Tiyatro Festivali'nde dün akşam Genco Erkal'ın ''Kerem Gibi '' oyununu izledim. Çok uzun zamandır izlemek istediğim ama yolumun bir türlü Dostlar Tiyatrosuna düşemediği bir zamanda festival'de tekrar bu oyunun karşıma çıkması ile bu defa kaçırmayacağım diyerek aldım biletimi erkenden.

Genco Erkal'ın 1975 yılından itibaren  tam 35 yıldır Nazım Hikmet ile olan bu yolculuğu hem izleyende hem de oynayanda büyük bir hayranlık uyandırıyordu. Genco Erkal'ın şu zamana kadar oynadığı oyunlar ve sahip olduğu görüş benim kişisel olarak kendisine olan saygımı ve hayranlığımı zaten belli bir aşamaya getirmişti. Dün akşam ki oyundan sonra ise kendisi sadece benim gözümde değil, Nazım Hikmet'i seven, ozanımızın dünya görüşlerini savunan ya da en azından onun şiirlerini bilen ve seven insanlar tarafından da  aynı mertebeye çıkartılmıştır.
35 yıllık Nazım Hikmet ile olan bu yolculukta Genco Erkal aynı oyunu defalarca oynamış, oyun Nazım Hikmet'i seven ve  Türkçe bilmeyen hayranları için  Fransızca ve İngilizce olarakta bir çok defa sahnelenmiş. Fazıl Say ile yapılan Nazım Hikmet Oratoryosu'nda Genco Erkal Nazım Hikmet'in sesi olmuş.

Festival'de yer bulan Kerem Gibi oyunu ise tüm bu 35 yıllık Nazım Hikmet serüveninin adeta bir belgeseli gibiydi. Nazım Hikmet'in hayatının, Genco Erkal tarafından sahnelenen bu oyun aslında tam anlamıyla bir otobiyografi gibiydi. Nazım Hikmet'i hayattayken tanımamış benim gibi bir çok kişi için o an sahnede olan Genco Erkal değildi de Nazım Hikmet'ti. Genco Erkal'ın müthiş oyunculuğu, ses tonu ve mimikleri sizi tüm oyun boyunca sahneye kilitliyordu; yer, zaman kavramının dışında kalıyordunuz; o ve siz.
''1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşında Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insanlar otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
                                                                         ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
                                              ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
                                                                verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924'te
961'de ziyaret ettim anıt kabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
                                                 sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
                                ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
                       çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
       camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
       ama kahve falına baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
       Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam de şart değil
başbakan falan olacağım da yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
                             insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
                  başımdan neler geçer daha
                                              kim bilir

(11.9.'61 - Doğu Berlin)

Oyunda dekor olarak sadece 2 sandalye ve bir masa gibi basit temasal görseller varken, Genco Erkal'ın bir roman okuyormuş edasıyla seyirciye aktardığı Nazım Hikmet şiirleri, şairimizin hayatından sunulan arka fondaki resimler ve bu 35 yıllık Genco Erkal-Nazım Hikmet birlikteliği bu tek kişilik oyunu aslında tüm dünya tarihine yoruyordu.
Oyun Nazım Hikmet'in gençlik yılları ile başladı, 13 yıllık hapishane yılları ile devam etti;

''Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
                                                  bu kadar mavi
                                                  bu kadar geniş olduğuna şaşarak
                                                  kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

                                                                    1938



1950 yılındaki açlık grevi, hapishaneden çıkışı ve Mehmet'in doğuşu ile nasıl dünyasının değiştiği ama peşini hiç bir zaman bırakmayan ve sonunda zorunlu sürgüne zorlayanlara karşı olan şiirleri ile devam etti, dünya sevgisi ve vatana duyduğu özlem ile Nazım Hikmet'in o güzel ama zor, kısa ama uzun hayatını 80 dakikalık bir oyunda, hiç arasız ve nefes dahi alınmadan aktarıldı izleyenlere.
Genco Erkal sesi ve mimikleri ile ozanımızın şiirlerini şu ana kadar okuduğumuzdan çok farklı vurgularla,   anlamlarla bizlere sunuyor, seyirci de oyuncu da aslında o an o Kadıköy rıhtımında selamlıyorlar en büyük Türk ozanını hem alkışlarıyla hem de gözyaşlarıyla. Nazım Hikmet Ran '' 1092 'de doğdu ve doğduğu şehre dönmedi bir daha''

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
           hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                            ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.



                                                                                28.7.962

Kerem Gibi oyunu bu yıl içinde izlediğim en iyi oyundu. Nazım severlerin kaçırmaması gereken bir oyun ve halen Genco Erkal'ı seyretmemişseniz çok şey kaçırdığınızı rahatlıkla dile getirebilirim.





Oyun hakkında linkler:
Dostlar Tiyarosu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sırt Çantam Bir de ben Devr-i Alemdeyiz-Phuket Adası

Bir Bilge Karasu Hikayesi ''İlk Susan''

Sırt Çantam Bir de ben Devr-i Alemdeyiz-Brezilya