Sırt Çantam Bir de ben Devr-i Alemdeyiz-Brezilya

İlk yolculuğum 2006 yılında başlar, o tarihten itibaren doğru zamanda doğru yerde olarak bir çok durak edindim kendime.Yaşanabilecek ülkeler listem uzadıkça uzuyor... Çocukluğumdan beri, en çok istediğim şey tüm dünyayı tanıyabilmekti, bir gün dünyayı gezerek tanıyabileceğim söylenseydi, o zamanlarda buna inanmazdım. Ben üniversite yıllarıma kadar sadece İstanbul ve memleket arasında mekik dokuyordum. Ne zaman üniversite için İstanbul'dan Ankara 'ya gittim. Macerada işte o zaman başladı.
En büyük hobim de gittiğim her ülkeden buzdolabı magneti almak. Baba evindeki buzdolabının üzerinde duruyor hepsi.


Ee bu kadar gezmeyi ,görmeyi seven biri olunca, bu anıları paylaşmayı istiyor insan. Ben de elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım nerelere gittim, neler yaptım, şu 5 yıla hangi ülkeleri sığdırdım ve bundan sonrasında şu listeye hangileri eklenecek: Fransa, Bulgaristan, Polonya, Belçika, Hollanda, Madrid, Brezilya, İsveç, Malezya, Romanya, Singapur, Tayland, Mısır...

İlk önce yaşanabilecek ülkeler listemden Brezilya ile başlamak istiyorum.
BREZİLYA


2008 yılının Ağustos 'u gibi çalıştığım organizasyon aracılığı ile Brezilya'nın başkenti Sao Paulo'ya 10 günlük uluslararası bir kongreye katılmak amacıyla gitmiştik. Paris'ten başladığımız yolculuk Madrid aktarmalı İberia havayolu ile Sao Paulo havaalanında son buldu.
10 günlük eğitici-öğretici ve eğlenceli kongreden sonra Fransız arkadaşlarımla beraber Rio de Janeiro geçtik. Mükemmel 4 günlük bir tatil bizi bekliyordu.
Güney Yarım Küre'de bulunduğumuzdan, Brezilya o dönemlerde kış mevsimini bitirmek üzereydi buna rağmen hava sıcaklıklarının ortalama 25 derece olması, biz türk-fransız insanını hiç rahatsız etmemişti. Her tanıştığımız Brezilyalı ,keşke yazın gelseydiniz havalar daha güzel oluyor diyordu ama nerden bilsinler bizim buralarda, yazın ortalama sıcaklığımızın 25 dereceleri ancak bulduğunu.

Öncelikle Sao Paulo'dan bahsetmek istiyorum.Brezilya'nın başkenti olan bu şehrin ruhu aynı bizim Ankara gibi. Başkent olmasının getirdiği ağır bir havaya sahip. Daha çok betonerme binalar, yoğun bir trafik, ticaret ve sanayi alanında kalkınmaya çalışan bir şehir. Yalnız bir şehrin, Brezilya gibi doğa güzellikleriyle tanınan bir ülkeye bu derece yakışmaması beni şaşırttı. Ülke'nin başkenti, ülkenin dünya siyasi haritasındaki yüzüdür. Misal bakın: Londra, Paris, Berlin, Washington, Brüksel...
Sao Paulo ise bunun tam aksine, gelişen ve devamlı büyüyen bir ekonomiye sahip Brezilya'da görünüş olarak değişemeyen bir şehir. Bunu sadece ben değil,yerli halkıda dile getiriyor.

Bu fotoğraf şehrin silueti

Sao Paulo'da kaldığımız 10 gün içinde, hotelin dışına adım attığımız süre kısıtlıydı ,bu nedenle daha çok yakın bir alışveriş merkezini gezme şansımız oldu ''Shopping Villa Lobos'' diye anılan bu merkez, birçok ünlü markanın içinde yer aldığı, üst gelirli tabakaya hitap eden şık bir merkez.

Bunun dışında, şehirde; samba gecesini yaşamak, Brezilya'nın muhteşem yerli içkileri tatmak için bir gece klübüne gittik. Bu yerli içkiler: şekerkamışından çıkartılan alkolun damıtılmasıyla yapılan Cachaça (Kaşasa), bu sek içkinin hindistansuyu, ananas gibi tropikal meyvelerle karıştırılmasıyla elde edilen Batida (Baçida) ve bunların en ünlüsü cachaça ve limon ile yapılan Caipirinha'dır. (Kaypirinya). Etkileri çok sert olan bu içkilerin tadıda öyle güzeldir ki, anlamazsınız nasıl bir kaç dakikada 4-5 tanesini devirdiğinizi.


Güzel içkilerinin olmasının yanı sıra Brezilya, dansları, müzikleri ve şovlarıyla da çok ünlü bir ülkedir. Bunu gittiğimiz gece klüplerinde yakından görme şansımız oldu.Yukarıdaki fotoğrafta Brezilyalı sambacılar ilginç şovlarıya klüpte ,insanların arasına karışıyor ve aynı zamanda sahnede canlı müzik ile müzisyenler Samba-Cançao ve Pagode türlerinde birbirinden güzel müziklerle şova eşlik ediyorlardı.


Güçlülerin dünyasında dans ederim ben

Brezilya deyince çocukluğumdan beri aklıma hep Capoeira Dansı gelirdi. Bunu tabiki de ''Güçlülerin Dünyası'' filmine borçluyum. 12-13 yaşlarındayken ne zaman bu filmi televizyonda görsem, izlerdim. O zamanlarda dövüş sanatlarına çok meraklı bir kız olarak Capoeira bana, en artistik gelen dövüş sanatıydı. Şunu bir öğrensem, okuldaki tüm erkekleri döverim diye geçirirdim içimden.
Şanslıyım ki ben Brezilya'ya daha adım atmadan bu Capoeira dansçılarıyla Paris'te ayak üstü bir tanışmıştım. Süper adamlar, süper esnekler vs. gibi birçok özellikleri kendilerinde barındırıyorlar.İşte Brezilya'ya ayak basıncada ilk iş gözlerim Capoeiracıları aramak oldu. Buldum da.

Capoeira ,afrikalı kölelerin bulduğu bir dans olarak tarihte geçiyor,karşılıklı atışma şeklinde gelişiyor olaylar ve değişik danslı hareketlerle savaş sporuna dönüşüyor. Fotoğraftaki arkadaşların en küçüğü  6 yaşında, aralarında kızlarda bulunuyor, fotoğrafta arka kısımda görülenler ise Capoeira müziğini yapan  grup, kendileri daha önce adını bile duymadığım müzik aletleriyle mükemmel bir müzik ortaya çıkartıyorlar.Berimbau, atabaque ve pandeiro bu müzik aletlerinden bazıları.

Sao Paulo'da gerçekleşen kongre bittiği gibi kendimizi, her zaman hayalini kurduğumuz, hayal kenti Rio'a atmak için şehrin otobüs terminalinde bulduk. Brezilya genel anlamda Türkiye'ye kıyasla ucuz bir ülke, bizlerde ortalama bir gelirle tatilimizi en güzel şekilde gerçekleştirmek için 6 saatlik bir otobüs yolculuğuyla Rio'a geçmeye karar verdik.

Otobüs yolculuğunu Alaska'da yapmış gibiyiz
Bu arada kongre sırasında tanıştığımız Yunan dostlarımız ve Türk-Fransız grubuyla nerdeyse bir otobüsü kapatmış bulunuyorduk. Bu noktada bir yorum yapmak istiyorum, eğer olurda bir gün Brezilya'da otobüsle yolculuk yapmak gibi bir yanılgıya düşerseniz şunun farkında olunki , Türkiye'nin otobüs yolculuğu anlayışı ile onlarınki tamamen farklı. İlk olarak otobüsün koltukları alışılmadık geliyor insana, her koltuk önünde ayaklarınızı üzerine uzatabileceğiniz bir mekanizma var ama bu bizim ülkemizdekilere hiç benzemiyor. Fotoğrafına baktım internette ama bulamadım. Bulursam bir ara eklerim.

Bu farklılıktan sonra,  ilk yarım saatte herşey normal gidiyordu, yolculuğumuza başlamıştık fakat yarım saat sonrasında bizim türk kafile üşemeye başladı, klimalar müthiş bir hararetle soğuk hava üflüyordu, bir kaç zeki arkadaş koltuk üstlerinde bulunan klimaları kapatmayı denedi ama çalışmıyordu. Elimize ne geçtiyse örtmeye başladık üstümüze bir yandan da etrafta bulunan tek tük Brezilyalıya bakıp  acaba onlarda üşüyor mu yada tek sorun bizde mi diye bakıyorduk.İşin garibi de biz turistlerden başka üşüyen yoktu. Otobüsün içi abartmıyorum 1-2 derece civarındaydı ve 6 saatlik molasız,muavinsiz ve ikramsız bir yolculuk bizi bekliyordu. Fransız arkadaşımla konuşmaya vermiştik kendimizi, National Channel'den öğrendiğimiz için şanslıydık. Soğukta uyursan donup, ölürsün felsefesiyle, dişlerimiz tıkırdaya tıkırdaya konuşuyorduk.
İşte böyle soğuk maceralı bir otobüs deneyiminden sonra sabaha karşı sağ salim Rio 'ya ayak basmıştık.


Rio'dan Anılar
Sabah Rio'ya adımımızı attık demiştim ama ne adım, biz indiğimiz gibi nasıl bir yağmur başladı anlatamam.Ben hayatımda böyle bir yağmur görmedim. Hani bizim türk dizilerinde yağmurlu bir sahne çekecekler diye, hortumdan tasdikli suyu açarlarya, aynen öyle bir yağmur başlamıştı, doğal olarak biz turist grubunda da şemsiyeyi bırak normal bir yağmurluk bile yoktu. Bizde bu zor şartlar altında ve on dakikaya sığdırılmış bir pazarlıkla, atladık taksilere. Brezilyalıların da pazarlık ve binumum bu alandaki çakallıklardan Türklerden aşağı kalır yanı yokmuş onu anladık.Grup olarak yaklaşık 5 taksiyle, hotel aramaya başladık şehirde, sözde akıllılık edip daha ucuza buluruz oraya gidince deyip, internetten yer ayırtmamıştık.Bunu yapanda biz Türkler bir de benim sözüme güvenen Fransız arkadaşlarım.Yunan grubu ise online olarak ayırtmış yerlerini, neyse biz de dedik ,Yunan grubun kaldığı motelde yer vardır oraya gidelim. Şans işte , boş bir odaları bile yokmuş. Bunun üzerine grubun erkek üyeleri bulunduğumuz İpanema ve Copacabana bölgesinde dağılıp yer aramaya başladılar, biz kızlar da Yunanlıların kaldığı motelin lobisinde telefonla motellere boş odaları olup olmadığını soruyorduk.

Sörf bizim ata sporumuzmuş...

Biz kızlar olarak lobide sabahın 7 sinde oturmuş , telefonla yer ararken, dikkatimi dağıtan bir şeyler olduğunu fark ettim. Meğer o an lobisinde oturduğumuz motel kış zamanında Rio'a gelen ve çoğunlukla sörfçülerin kaldığı bir backpakers mekanıymış. Hal böyle olunca ortamda aşağıdaki fotoğrafa benzer bir çok canlı varlıkta bulunuyordu.

Bu sörfçü insanlarla konuşmaya dalınca,kendilerinin ayın bu zamanlarında Avustralya'dan buraya geldiklerini ve İpanema dalgarıyla antremanlarını yaptıklarını öğrendim.Benim güzel ülkemin kıyılarına da bu Adonis heykellerini andıran varlıkları davet etmeyide unutmadım. Hatta biraz ileri giderek, bizim ülkemizde de çok yapılır ,sevilir bu spor demiş olabilirim.Sabahtan beri başımıza gelen tüm olumsuzluklara rağmen, kızlar olarak günümüzün aydınlanmaya başladığını hissetmiştik bu heykeller karşısında.
Bir iki saat içinde de, grubun kalanından haber gelmişti, ''Colinas Residencia'' adlı motelde yer bulmuşlardı.Taksilere eşyaları yükleyip bizde Residencia'mıza geçtik.
Bu arada taksicimizinde hayat hikayesini on dakikalık yolculuğumuzda öğrenmiş olduk.Kendisine burdan selam ederim.Olàâ Carlito :)
Carlito,Amerika'da uzun süreler yaşamış hatta evlenmiş ve 6 yaşında kızı olan dünya tatlısı bir adamdı. Eşinden ayrılınca sınır dışı edilip, ülkesine geri göndermişler, kızınıda uzun zamandır göremiyormuş ve her halinden onu ne kadar özlediğini anlayabiliyorduk. Ayrıca bize Residencia'mızın çok tekin bir muhitte olmadığını söyleyip, bizi üstü kapalı bir şekilde uyardı ve bir sorun olursa diye kartını verdi.Vallahi şeker şu Brezilya insanları dedik bir kez daha.

Bize kalacağımız yerin pek güvenli olmadığı söylense de, bizler sonuçta Belçika'dan yada İsveç'ten gelmiyorduk, o rahatlıkla 3 gece kaldık Colinas Residencia'da. Ayrıca motelimiz İpanema ve Copacabana arasındaydı, her iki sahil kesiminede yürüyüş mesafesinde olmak bu motelde kalmak için yeterliydi bile.

İlk günün şaşkınlığı ve nerdeyim ben sendromu
Motelimize yerleştikten sonra, zaman kaybetmeden attık kendimizi Rio sokaklarına,sabah bahsettiğim yağmurda dinmiş ve yerini güzel bir havaya bırakmıştı.Aşağıda kaldığımız hotelin haritasını ekledim, hareket noktamızı oradan alırsanız ilk gün tamamen gördüğünüz 2 sahil bölgesini gezidk deyince rahatlıkla anlarsınız ne demek istediğimi.


Motel'den dışarı çıktığımızda ilk gözümüze çarpan hemen her köşe başında bulunan tropikal meyve suları satan yerler oldu.Tropikal meyveleriyle ünlü olan bir yerde olduğumuza göre, bilip bilmediğimiz herşeyi yiyelim, içelim felsefesiyle, içeri girdik ilk gördüğümüz yerlerden biri olan Cafe Nectar'a.
Önce bir listeye bakalım dedik, sözüm ona meyvelere bakıp, ismini ilk defa duyduğumuz şeylerden bir karışım yaptıracağız. Ben de müthiş meraklıyımdır, sadece yeni, farklı, denenmemiş olsun yeterli olur onu seçmem için. Listede de neler yoktu ki; papaya, carambola, goiaba, mango, ananas, avokado ve şuan hatırlayamadığım, bilmediğim bir sürü çeşit.
Ben ortaya karışık olarak bir büyük aldım kendime. Böyle durumlarda ben genelde aldığım şeyi beğenmem, yani bir türlü farklı deneyimlerden başarıyla çıkamıyorum. Yinede pişman olmadan sürekli yeni şeyler deniyorum. Aldığım meyve suyu güzel olmasada o bir iki saat beni oyaladı, bu arada seninkinin tadı nasıl diyenlere de; aa süper valla , çok beğendim bu papaya ne güzel bir meyveymiş diyordum. Ama siz siz olun papayı güzelim meyvelerin arasına eklemeden önceden bir deneyin. Ben böyle bir meyve tanıdığıma utandım, o derece.

Gel Gel Rio Pazarına Gel

Rio'da yapılması gerekenler listemizden;''farklı meyvelerden deneyini'' de çıkartıktan sonra, İpanema'nın merkezindeki halk pazarına gittik. Halk pazarı dediğime bakmayın, gittiğimiz pazarda satılan şeyler ; meyve ve renkli renkli kıyafetler, takılar, süs eşyaları...
Brezilya'ya geldiğimden beri ilk defa bu kadar renkli bir yer görüyordum, Brezilya için herşeyi renkli olan bir ülke derlerdi ya işte o söz bu pazarları gördükten sonra söylenmiş olmalı.
Pazarda yaklaşık 2 saat geçirdik, ben renkli brezilya bileklikleri aldım eşe dosta, sonra şu brezilyanın meşhur parmak arası terliği olan Havaianas'ları buldum. Bizim ülkemizde son zamanlarda çok meşhur olmuşlardı hatta en elit kesimde giyilir, hava atılırdı bu havaianaslarla, neyse işte bu terlikler Rio'da yaklaşık 5 euroya satılıyordu, bulmuşum ucuza, aldım hemen. Sonra şu mavi-yeşil-sarı pantolanlar, t-şörtler, gözlükler...kısacası güzel bir alışveriş oldu bizim için. Rio'nun pazarları hem uygun hem de renkli ayrıca elinizde ananasınız bir yandan vitamin alarak bir yandan da alışveriş edebiliyorsunuz.

İpanema Plajı ve Futbol
İlk gün Pazar'dan sonraki gideceğimiz yer meşhur İpanema plajı oldu.İpanema plajı mükemmel bir beyaz kumsala sahip, Copacabana'ya göre uzunluğu daha kısa ama bana sorarsanız hangisi daha güzel diye, ben kesinlikle İpanema'yı seçerim. İpanema, diğer sahil kesime göre daha sakin, daha bozulmamış ve İpanema'nın  açıklarında bulunan Cagarras adaları muhteşem bir doğa güzelliği katıyor bu plaja. Herhalde bu bölge benim için dünyada gördüğüm en güzel yer olacak kalacak aklımda. Hatta o gün şey dediğimi hatırlıyorum; ölmeden önce bir kez daha görmek istediğim yer burasıdır, hatta küllerimi buradan denize savurun.

İpanema'ya ulaşınca, şöyle en güzel yerinden plajın bir yer kaptık kendimize ve uzandık beyazımsı kumsalların üstüne. Akşam olmak üzeriydi günün yorgunluğunu ancak üzerimizden attığımızda ve halen İpanema'da uzanmış yatıyorduk, bir yanda da kumsalın hemen kenarında olan baraka tipi küçük barlardan hindistan suyu alıp,içiyorduk. Hindistan cevizini taze taze ağaçlardan toplayıp, gözünüzün önünde açıp size veriyorlar. Muhteşem bir tadı ve kesin serinletici bir yönü olmasıda hafiften kararmaya başlamış havayla en güzel giden şeydi. Bu arada sahilde bizden başa bir çok turist, akşam koşusunu yapan yerliler, dalgalarla oynayan sörfçüler gibi görsel güzelliğimize renk katan bir çok unsurda bulunuyordu.
Biz bu şekilde nerdeyse akşamı ederken, bende fotoğraflamaya başlamıştım canlı canlı tanık olduğum görsel şöleni.


En çok dikkatimi çeken, aslında bilinçli bir şekilde aradığım şeyde: Futbol'du. Brezilya deyince aklımıza gelen ilk özelliklerden biridir ; futbol. Hatta her brezilyalı futbol oynamayı bilerek doğmuştur, derler.Özellikle de plajlarda futbol oynamayı öğrendiklerini iddia ederler. Bende bunun doğruluğunu öğrenmek maksadıyla plajlarda futbol oynayan insanları aramaya başladım, İpanema'da gözüme bir kaç genç takıldı ama bu kocaman bir ülkenin ürettiği tezi doğrulamıyordu. Bende elimde makinem dolaşıyordum kumsal boyunca bir de ne göreyim, kumsalın sonuna doğru futbol için ayrı bir alan yapılmış, kalabalık bir kitle orada maç yapıyor. Kızlar, çocuklar yandan tempo tutuyor, yarı çıplak brezilyalı delikanlılar ise kıran kırana bir mücadele veriyor.Yaklaşık yarım saat, soluksuz onları izlemişim. Artık neden her dünya kupasında favori gösterildiklerini daha iyi anlıyorum.Kimler bu kumsallardan gelmemişti ki: Bebeto, Cafu, Pelé, Ronaldo son zamanlarda ki gözdem Alves..onlara olan saygım ve hayranlığım bir kat daha arttı bu ülkede futbola gösterilen ilgi ve aşktan sonra.

Rio Gecelerindeyiz
İlk günün yorgunluğu nasıl giderilir ? Güzel bir akşam yemeği ve sonrasında da Rio gecelerine karışarak.

Brezilya'nın yemekleri herhalde gezdiğim bu kadar ülke içinde damak tadıma en uygun olan mutfaktı. Bunu ilk olarak kaldığımız Sao Paulo'da ki kongre hotelinde farketmiştim. Siyah Fasulye, tropikal sebze ve meyveler, bunlardan yapılan soslar, dana ve domuz eti en çok tüketilen gıdaların başında geliyordu. Sabah kahvaltıları ile mutlaka ananas ile başlıyordu ki bu benim favorim olmuştu. Bir tek alkolsüz içkiler konusunda sevememiştim. Milli içkileri olarak kabul ettikleri gazozlu bir içecek olan Guaraná, benim için tattığım en kötü içeceklerden biriydi.Yemekler konusunda ise en sevdiğim şey Feijoada oldu. Bu yemek dana yada domuz etinden yapılıyor ve yanında soslu lahana ile servis ediliyor. Bunun yanında brezilya usülü pilav ve mükemmel salataları da var.Siyah fasulye ise favorilerime eklendi.

Akşam yemeğimizde yerel tatları denedikten sonra ilk iş sahilde biraz içelim dedik, marketten aldığımız içkilerimizle Copacabana'ya gittik ve okyanus kenarında votkalarımızı yudumlayarak saatin biraz daha ilerlemesini ve gece klüplerine gitmenin zamanının gelmesini bekledik. Ama siz siz olun sahilde otururken, sokak satıcıları ile konuşmayıda göze alın.O kadar planlı ve sistematik işliyorki düzenleri birini gönderdiğinizde diğeri geliyor.Sattıkları şeylerde renkli, cıvıl cıvıl şallar, plaj örtüleri, takılar olunca, kızlar bi baksak ya deyince, ip kopuyor orada. Bir satıcı sizi en az 15 dakika rehin alabilme yetisine sahip. Hal böyle olunca bizlerde gelenlere biraz votka ,sigara vermeye başladık bir süre sonrada kankamız oldular. Gezmek, tatil yapmak zaten yeni şehirler tanımak gibi yeni insanlarda tanımak değil mi?

Votkalar bitince,Copacabana sahil yolunun üzerinde olan gece klüplerine bakmaya başladık, en güzeli ve en yüksek kapılı olanına girmeye karar verdik. Geldiğimiz yer ise Bunker 94 adında şık ve güzel müzikleri olan bir klüptü.Turistlerin çoğunlukta bulunduğu bu yer, güzel kızları ilede meşhurmuş.Biz içeri girene kadar pek farketmemiştik.Gece eğlenceli bir şekilde, güzel Brezilya müzikleri ve içkileriyle sonlandı.

Motele dönüp, uyuma ve sabah erkenden yola koyulup turistik bölgeleri görmenin zamanı gelmişti.

Çinli turistler gibiyiz 2. gün
Brezilya'ya gelmeden klasik olarak bir araştırma yapmış ve gezilecek görülecek, yapmadan gelme listelerimizi hazırlamıştık.Bu liste de olmazsa olmazlardan ünlü''Kurtarıcı İsa'' heykeli.Bilinen ismiyle Christo Redentor.Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilmekte.Heykel yaklaşık 30m boyunda ve şehrin her kesiminden görülebilmekte ve bulunduğu tepe olan Corcovado 'dan da şehri 360 dereceden izleyebiliyorsunuz.Bizlerde sabah ilk iş atladık otobüse ve şehrin içinden geze geze Cosme Velho caddesine geldik. Bu caddeden hareket eden kırmızı trenlerle tepeye yolculuğumuz başladı.Yaklaşık 10dk süren yolculuğumuz sırasınca Tijuca Ulusal Parkının içinden, tahta köprülerden geçip tepenin zirvesine ulaşmış olduk.


Buradan şehir manzarası mükemmel görünüyor.Ayrıca heykelin büyüklüğü karşısında diliniz tutuluyor.Bir de heykelin önünde heykel gibi kollarınızı açarak poz verme modası var ki, o karmaşada heykelin sadece kendisini çekmekte bile zorlanabiliyorsunuz.Heykelemizi görüp, güzel manzaranın keyfini çıkarmak için hemen heykelin arka tarafına kurulmuş taze meyve suyu yapan cafede  soluklanıyoruz ben de fotoğraflamaya devam ediyorum tanık olduğum muhteşem manzarayı.Rio'nun gecesi de gündüzü de ayrı güzel ve her köşesi cennet diyebileceğim nadir şehirlerden biri.





Redentor'u da gördükten sonra bir diğer güzergah Jardim Botanico.Tropikal bir ülkede olduğumuza göre tropikal cangılları, ormanları görmeden dönmek olmaz. Her ne kadar yeşile karşı alerjim olsa da bu enfes manzarayı kaçırmamak için ve birazda öncesinden okuduğuma göre Einstein'ın burayı ziyaret ettiğini bildiğimden bu doğa harikası yere gidiyoruz. Neler yok ki burada nilüferler, helikonyalar, devasa tropikal ağaçlar ve meyveler, binbir çeşit uçuşan böcekler, hatta ağaçlar üzerinde küçük maymunlar...
Turistlik 2 gün olur, sonra ki günler şehrin yerlisi olursun
Rio'da son iki günümüz kalmıştı ki bunun bir günü Sao Paulo'ya dönüş için kullanılacaktı biz de en verimli şekilde Rio maceramızı sonlandırmak için 3. gün Sugar Loaf Mountain (Tatlı Gezinti Dağı) na gitmeye ve sonrasında da günümüzü Rio sahillerinde sonlandırmaya karar verdik.
Sugar Loaf  Mountain Rio'nun tepe noktasında bir yer ve ancak teleferik ile ulaşılabiliyor.Tepeden baktığımızda öyle güzel bir manzara ile karşılaşıyorsunuz ki şehir adeta sizi buranın yerlisi yapmak için uğraşıyor diye düşünüyorsunuz. Turist olarak geldiğim yerde yıllarca yaşabileceğimin hayalini kuruyordum Tatlı Gezinti Dağı'ndan bakarken Rio'nun muhteşem manzarasına. Hem güzel hem de iğreti duran bir çok öğenin birbiriyle kaynaşmasından bir kültür oluşuyordu ve şehir bir kimlik kazanıyordu. Eminim o an tepede bulunan diğer insanlarda en az benim düşündüğüm şeyleri düşünüyorlardı, bir şehir ancak böyle aşık edebilirdi kendisine bir başka aşığı.
Tatlı Gezinti Dağı'ndan indikten sonra şehrin ara sokaklarında yürüyerek kah bir dükkanda durup ürünleri inceleyerek kah bir cafede soluğu alıp leziz meyvelerden tadarak İpanema'ya ulaşmıştık.Ve her zaman  bulunmak istediğim bu sahilde en azından bu macera için son kez akşamımızı güneş, hindistan suyu, latin müzikleri ve okyanus ile sonlandırmaya başlamıştık. Sanırım asla unutulamayacak anlara bir yenisi daha ekleniyordu, Rio maceram bir ömürlük olarak almıştı yerini hafızamda.



Eğer bir gün yolunuz düşerse Rio'ya mutlaka ama mutlaka güneşin batış saatlerinde İpanema'da olun...

Bir maceranın daha sonuna geldik, Rio'dan ertesi gün ayrılarak Paris'e dönüş yaptık ve yeni maceralara yelken açtık.

BİTTİ.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sırt Çantam Bir de ben Devr-i Alemdeyiz-Phuket Adası

Bir Bilge Karasu Hikayesi ''İlk Susan''