Çocukluğumun Tozlu Raflarından: Popülerlik

İlkokul ve ortaokul hayatım çok hızlı ve biraz pembe bulutlar üzerinde en saf duygularla geçti. Popülerliğimin ilk ve son demlerini o yıllarda yaşayıp bitirmiştim. Sarışındım bir kere; semtimizdeki güzide devlet okullarımızda sarışın bir çocuk görmek ülkemizin milli parklarında doğal bir kanguru görmek gibi bir şeydi. Hani çocukken hayvanat bahçelerine gidince aaa anne bak fil, aaa anne bak bu zıplıyor- kızım o fil değil kanguru şeklinde diyaloglar geçerdi ya işte oradaki fil görünümlü kanguru bendim. 



İlkokulda az çekmemiştim büyük sınıftaki ablalardan, tenefüste beni görünce gelip yanıma yanaklarımı sıkmalar, saçlarımı okşamalar hatta okşar gibi yapıp çekmeler; ne de güzelmiş senin saçlarındaki o gizli  kıskançlıkları o zamanlar anlayamaz fazla ilgiden bunalıp ağlayarak sınıfıma koşardım. Öğretmenim sonunda benim bu ağlamalarıma dayanamayıp bitlenerim diye anneme saçlarımı kesmesi gerektiğini söylemişti. Evet ilkokulda az çekmemiştim bit salgınından, çok utanır ve sıkılırdım bu bit mevzusundan. Sağ olsun annem de beni avutmaya çalışır: kızım zaten bit temiz saça gelir derdi. Bütün bu olumsuz davranışlar nedeniyle belime kadar olan sapsarı saçlarımı ve kırmızı bir kurdele ile renklendirdiğim at kuyruğumu bir gün bir kuaföre kestirdik. Ama o uzun sarı saçı alıp sakladık. Hâlâ evin bir dolabında bulunur. 

Ben böyle bir popülerlik ile büyüyüp gider iken 5.sınıf sonunda, sınıfın çocukları bir liste hazırlamış okulun son günü artık ortaokula geçeceğiz ve ben okuldan ayrılacağım. O dönemlerde ilkokul ve ortaokul vardı, ilköğretim gibi sekiz yıl sayılmazdı. Bir de bizim C sınıfında sınıfın çalışkanları klasmanı vardı; ben hep bu klasmanda ikinci kalmıştım. Bir çocuk sürekli beni geçiyordu; en çok artıları toplayana göre bir düzen, sanki artı almak zekayı ölçüyormuş gibi daha o yaşta yarıştırılmaya başlamış ve hep birinci olmakla şartlandırılmıştım. Ben birinci olamayıp ikinci kaldığımda gizli bir hoşnutsuzluk-kıskançlık değil- duyardım o çocuğa karşı işte bu şartlar dahilinde 5. sınıfın o son günü aldığım listede yaklaşık 15 erkek ismi vardı en başta ise onun ismi, listeyi verende o. 

Liste ise bu beş yıllık okul hayatımızda beni sevenlerin listesi, erkekler tutmuş daha 11 yaşın toyluğu ve kıskançlık olmayan saf, güzide duyguları; aynı kıza aşık olmanın verdiği haklı gurur ile bana bu listeyi hafif utangaç bir ifadeyle veriyorlardı. Seni sevdik ama sana bunu söyleyemedik; bil istedik ki o yerden yükseklerde hep seni ebelemeye çalışmak, yakalanbaçlarda her ne kadar en hızlı koşan kız sen olsan da seni yakalamaya çalışmak, dansa davette hep en çirkin kıza gidip, seni bir türlü davet edememek, sen futbolu seviyorsun diye seni okuldan sonra oynanan maçlarda takıma kaleci yapmak, hatta sınıflar arası futbol maçında kaleci olmadığın halde topu elle tutup penaltıdan elendiğimizde bile Aylin süperdin demek, hep seni sevmemizdendi. Sana sürekli şekilli damgalar hediye eder, kokulu kağıt koleksiyonlarımızı seninle paylaşırdık- ki biz erkektik ama kokulu kağıt koleksiyonu yapardık sırf seninle konuşalım diye- sınıfın en uslu ve çalışkan kızı sendin bilirdik ki öğretmen bu kızı en yaramazın yanına oturturdu bundandı bizim de yaramaz oluşumuz... demeyi başarmışlardı beş yılın sonunda. Tabi ben bu mektubu aldığımda çok şaşırmış ve bu duyguların hiçbirini analiz edemeden utanmıştım onlardan. Onlar sıkılmamış ama ben sıkılmıştım, onların yüzüne nasıl bakarım şimdi ruh haline girmiştim. İşte kızlar nerede olursa olsun kaç yaşında olursa olsun, sevilmenin verdiği o utangaç ama mağrur ifadeyi taşır üzerinde, bir tek zamanla o tatlı bir  pembeye dönüşen yanaklar kalmaz. I am an angel'dan I am a bitch'e dönüşür o bakışlar.


Neyse işte bu popülerlik benim için o dönemlerde hız kazanmış ve ortaokula geçince önlenemez bir yükselişe geçmişti, Amerikan filmlerinde amigo kızlar vardı hoş ben o dönemler bırakın yabancı filmleri, Sezercik'ten öteye geçmeyen Yeşilçam bilgim, Hakan Peker 'den öteye gidemeyen Karam şarkıları ile okulun güzel kızlar takımında bulmuştum kendimi liderleri olarak. Lider dediğinde; diğer kızların ayy çok güzel tokaların var, gözlerin ne güzel, aa sen cnbce de buffy mi izliyorsun, ayy herkes seni seviyor yanında olalımdan ibaret. 

Mesela biz üçlü kız grubumuzda öğlen yemekhanede yemek yemez karşı bakkaldan kola ve patos alarak asi kızlar tadında 2. katta kaloriferin önünde takılırdık. Yaz kış değişmezdi , tenefüslerde bile bilirlerdi ki o kalorifer bizim. Kalorifer bir nevi statü, konumdu okuldakiler için. En kıdemli, güçlü ve güzeller orayı almakla yükümlüydü. Okula gidilen serviste de değişmezdi en arka koltuklar bizimdi, servisçi amca bizim getirdiğimiz kasedi çalardı ya da okuldaki popüler erkek grubunun getirdiğini. Aşk ve çıkma olayları ise bu iki grup arasında sınırlıydı. Evet böyle bir popülerlik, böyle bir insanları küçümseme, böyle bir kendini beğenmişlik içinde büyüyordum ve durumum günden güne vahim olmakta ilerliyordu. Popülerdim ve nasıl olduysa hâlâ çalışkandım, istediğimi her zaman almakta üstüme yoktu, okulun basketbol takımının kaptanıydım ve Galatasaray'da basketbol oynuyordum. Ama müzik kültürüm ancak Desert Rose ve Bu Akşam Ölürüm arasına ulaşmış, sinema ise ancak Jim Carey'e kadar ilerleyebilmişti bir de Titanik romantizmi taşırdık o günlerde. 

Ben bu türk'üm, popülerim, en güzelim havalarında sabah andımı ederek başladığım günlerde, aşk-meşk olayları ise boyut değiştirmiş, ilkokulun son günü öğrendiğim ''sevmek'' fiili yerini ''benimleçıkarmısın''a bırakmıştı. ''Benimle çıkar mısın ? '' -Tamam ''Şöyle bir tur atsak mı okul civarında?'' -Tamam ''Sana kola ısmarlıyım mı ?'' -Tamam 'dan ibaret ve hâlâ anlamlandıramadığım çıkmak fiili bulunduğun konum dışına çıkmak gibi basit bir anlamı barındırıyorken birden 20-30 kişiden aynı şeyi duymak inanın Afrika vuvuzelasından bile daha karmaşık ve anlamasız gelmişti o zamanlarda bünyeme. Ki ben o dönemlerde en saf duygularımı Emre Bölezoğlu'na ve tüm kadrosunu ezbere saydığım 1995-2000 Galatasaray Futbol Takımına karşı besliyordum. 

Popüler olmak ilk yıllarda kolay gibi görünse de başlı başına bir sorundu, belalı aşıklarınız, aşıklarınıza aşık olan belalı ve eli maşalı kızlar, sizi sever gibi yapıp kıskanan kızlar,okul bahçesinde gezinirken topu bilerek size atıp ilginizi çekmeye çalışan oğlanlar, eteğinizin kısalığından şikayet eden dinci öğretmenler, bir de tüm bunlara karşı korumanız gereken popülerliğiniz için okulun basketbol takımından başlayıp okul korosuna kadar uzayan bir kültürel gelişim süreci. İşin yorucu tarafı hem çalışkan olup hem de yetenekli olmanızdan dolayı, sizi seven Edebiyatçının size listeler halinde Türk klasiklerini okutmaya başlaması; siz okudukça zaten yeni yeni yeşeren duygusal sisteminizin: Eylül, Aşkı Memnu, Çalıkuşu, Yaprak Dökümü gibi romanlar ile içinden çıkılmaz bir hal alması. Oysa siz ilkokuldan Cin Ali, Ayşegül ve en son Çocuk Kalbi okuyarak gelmiştiniz. Şimdi ise Sefiller, Oliver Twist, Denizler Altında 20.000 Fersaf vardı. Hayat çok karmaşık oluyordu ve popüler olmak çok zordu. Yoksa popülerliği yanlış mı anlamıştım ?


Yanlış anladığımı Anadolu Lisesi'ni kazanıp liseye başladığım ilk gün anlamıştım. Bunda liseye geçmeden o yaz geçirdiğim evrimsel sürecin büyük bir etken olduğunu çok geç anlayacaktım. Darwin'e saygılarımı iletirim. Ama ben popülerlik sadece güzelliktir diye bilmiyordum. Çalışkan olmak, sporcu olmak sonra çok kitap okumak, yabancı müzik dinlemekte bir popülerlik kriteri olmalıydı. Geçirdiğim evrimsel süreç beni bir inek-homosapiens'e dönüştürmüştü. O yaz gözlük takmış ve işin kötüsü diş teli taşımaya başlamıştım. İşte bu muhteşem ikili lise hayatımın başlangıcına olabilecek en büyük darbeyi indirmiş o güzel saçlarım kısalmış, güzel gözlerim dört göz olmuştu. Etek boyum, orta yaş krizine giren kadın ingilizcecim tarafından daha ilk haftada uzattırılmış ve kendisi tarafından inek damgasını alnımın tam ortasına basabilmek için sınıf başkanı seçilmiştim. Oysa sınıf başkanı olmak ilkokul sonunda biten bir popülerlik kriteriydi. Tamamıyla 20.000 Fersah'tan biri olmaya can atmaya başlamış ve Sophie'nin dünyasına kapanmıştım hazırlık yılımda. Artık futbol tartışmak ve her ay okula Goal dergisiyle gitmek bir nebze beni erkek dünyasına yakınlaştırmış ama ben ola ola bir hazırlık kankası olmuştum. Futboldan iyi anlayan dört göz-diş telli, basketbolcu bir kız. 

Bu ahval  ve şeriat hali beni ancak hazırlık yılımda esir alabilmiş ve hazırlık bittiği yaz kendimi yeni bir değişim dalgasında bulmuştum. Diş tellerine devam edip, yıllar sonra olacak inci gibi dişler hayalini bir kenara atmaya karar vermiştim. Gözlük ise artık sadece derslerde kullanılır bir hale gelmişti, tenefüste uzağı göremesem de sorun olmazdı, ayrıca gözleri hafif kısarak bakmak farklı bir hava katıyordu evet, gözlükler gitmiş, diş telleri atılmış, saçlar uzamış bir görüntü ile okula dönüş yapmıştım. Dostayeveski'e ve Bukowski'ye ulaşan edebiyat sınırlarım müzikte kulaklarımı ve CD çalarımı Pink Floyd  , The Doors, Pearl Jam ile dolduruyordu. Okul yollarında Radyo Eksen ve Açık Radyo dinleyip, Leman ve Penguen ile mizah duygumu  güçlendirip kendimi entellektüel gelişime adamıştım. Buna bağlı olarak lisede dikkatleri çektiğim ve mükemmel aşkı bulup nirvanaya ulaştığımda rivayet edilir. 

Roll okumak, okuldan kaçıp İstiklal Caddesi'nde sinemaya gidip, kitapçılarda saatlerce kalmak, Yeşilçam Sineması'nda ucuza kaliteli filmler izlemek, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapıp, Edukators ile okul duvarlarını boyamak hayaliyle yaşamak, okula içkili gidip anarşik hareketlere katılıp, tüm markalara kin kusup komünizmi desteklemek artık popülerlik değil başka boyutlara geçişimin bir habercisiydi.



Popülerlik zırhını üzerimden atmıştım lise hazırlığında yaşadığım evrimsel sürecin psikolojik olarak beni dibe vurmasından sonra. Ama gel gör ki popülerlik üniversite  ve sonraki her süreçte ortaya çıkan bir sosyolojik yarı psikolojik yeri geldiğinde ben merkezçilikmiş de halen bunun gerekliliğini savunan kişileri Freud'un önermeleri ile dövmek isterim. Freud beni Sade'in metotları ile dövdü sonra gel gör ki Atay beni yerden yere vurdu. Ama ben bu koskoca yazıyı lise hazırlığa borçlu olduğum o inci gibi dişler için yazmaktayım ahh o Darwin ve evrimsel zımbırtı yok mu benim kromozomlarımdaki hatalı birleşmelerin sonucunda bana ondan daha güzel gülümsediği söyle diye yazdığım adama işte tüm bu nedenlerin toplamının benimle bölümünden çıkan sonuç olan : diş teline yeniden mahkum olmam adına yazıyorum. Hayat evrelerinde bu defa deneyimli biri olarak şeffaflarını seçtim ve popülerliğin içine edeyim gibi hiçte nazik olmayan bir Can Yücel şiiri gibi ihanet dolu yüreğim. Ne çektiysem şu doktorlardan çektim ben. Hoş geldiniz ''şeffaf'' diş telleri. Dikkat çekerim geldiğiniz gibi çabuk gidiniz. -Yok ben halen kuuulum -

A.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sırt Çantam Bir de ben Devr-i Alemdeyiz-Phuket Adası

Bir Bilge Karasu Hikayesi ''İlk Susan''

Sırt Çantam Bir de ben Devr-i Alemdeyiz-Brezilya